| W
W
W
.
L
İ
S
E
R
E
H
B
E
R
L
İ
K
.
C
O
M
W
W
W
.
L
İ
S
E
R
E
H
B
E
R
L
İ
K
.
C
O
M
W
W
W
.
L
İ
S
E
R
E
H
B
E
R
L
İ
K
.
C
O
M
W
W
W
.
L
İ
S
E
R
E
H
B
E
R
L
İ
K
.
C
O
M
|
DOĞUM
ÖNCESİ DÖNEM
1.1. Çevresel
Etkenler :
Rahim İçi çevrenin normal olarak yüksek kararlığı talihliktir. Çünkü
gebeliğin başlarında en küçük kesilme bile 1950'lerdeki tolidomit ilacı
trajedisinin gösterdiği gibi embriyoya zarar verebilir. Tolidomit bütün
Avrupa'da her yerde bulunabilen ve gebe kadınların sabah rahatsızlıklarını
hafifletmek için aldıkları bir trankilizandır. Bu, zaman içinde birçok bebek
eksik ya da biçimi bozum kol ve bacaklarla, kalp kusurlarıyla ve
araştırmacıları annelerin gebeliğini izlemeye sevk eden başka sorunlarla
doğmuştu. Araştırmacılar bütün kadınların tolidomit kullandıklarını
buldular.
O zamana kadar doğum öncesi dönemin önemi bugünkü kadar anlaşılamamıştı.
Sözü edilen trajedi doğum öncesi dönem ve yardım edici ya da hasar verici
çevresel etkenler üzerine bir araştırma akımını harekete geçirdi.
Kritik Dönemler :
Kritik dönem kavramı, çevresel etkenlerin gelişime nasıl etki ettiğini
anlamakta çok önemlidir. İnsan yavrusunu meydana getiren olaylar
sıralamasında her organ-organ sistemi ve anatomik yapı ve bebeğin belirli
yönleri sabit zamanlarda geliştirir. Bu sabit zamanlar kritik dönemlerdir.
Eğer bir takım çevresel etmenler bir organın büyümesine onun kritik
döneminde müdahale ederse, o organ uygun biçimde gelişmez. Hasar sürekli
olur. Çünkü organın oluşum zamanı geçer ve ikinci bir şans da yoktur.
Çoğu organ ve beden bölümü için kritik dönemler ilk üç ay sırasında ortaya
çıkar. Örneğin gebeliğin ilk üç ayı içinde tolidomit alan kadınlar, biçimi
bozulmuş bebekler dünyaya getirdiler; Tolidomiti ilk üç aydan sonra alan
kadınların bebekleri normal olmuştur. İlk üç aydan sonra fetüsün temel
yapısı kurulur ve fetüs zamanın öncelikle büyümeye harcar. Çevresel etkenler
bundan sonra büyümeye karışabilir, ama organların temel yapısına etki
edemez.
1.2. Doğum Öncesi Etkiler:
İlaçlar ve kimyasal maddeler : Plasenta, embriyonun ve gebe annenin dolaşım
sistemleri arasında bir filtre gibi çalışıyor olsa da, bütün maddeler bu
süzgeçten geçmez. Bugünkü pek çok araştırma hangi ilaçların ve kimyasal
maddelerim plesentadan embriyoya geçtiğini ve geçen varsa hangi durumlarda
hangi hasara yol açtığını belirlemeye yöneliktir İşin içine bir çok değişken
girdiği için böyle araştırmalar yapmak zordur. Örneğin biçimi bozuk bebekler
doğuran bir grup kadının gebelikleri sırasında özel bir ilaç aldıkları
keşfedilebilir. Ama ilaçla kusurlu doğum arasında zorunlu bir neden-sonuç
ilişkisi kurulamaz; çünkü bir çok kadın yoksul bir çevrede uygun besinden
yoksun olarak, başka ilaçlar alarak, kronik sağlık sorunlarıyla ya da
çevrelerindeki kimyasal maddelerle yaşabiliyorlar.
Araştırma türleri : temel olarak üç tür araştırma özel ilaçlarla kusurlu
doğum arasındaki ilişkileri keşfetmeye çalışmaktadır. n Geriye dönük
araştırmalarda araştırmacılar aynı kusuru taşıyan bebekler doğuran
kadınların gebeliklerinde ortak bir öğe aramaktadırlar. n İleriye yönelik
araştırmalarda kadınlar gebelikleri sırasında aldıkları ilaçların günlüğünü
tutmaktadırlar. Bu veriler, ilaçla ile bebeklerindeki kusurlar arsındaki
olası ilişkileri çözümlemekte kullanılmaktadır. Böyle bir araştırmada
(Nelson ve Forger, 1971), günlükler 1369 kadının kendi başına ya a doktorun
önerisiyle ilaç aldığını göstermiştir; bu kadınların kusurlu doğan bebekleri
ilaç almamış benzer bir kadın grubunun bebeklerinden anlamlı biçimde daha
fazladır.
Her iki yöntemde de ilişkisel (corelational)dir ve bu nedenle yalnızca fikir
verebilir. İlaç kullanma ile kusurlu doğum arasındaki olumlu bir korelasyon
tek başına nedeni ve sonucu kanıtlayamaz. Bununla birlikte eğer bir etken
varsa-ilaç,diğer etkenin-, kusur- olma olasılığının daha fazla olduğunu
göstermektedir.
Bir ilacın doğum öncesi gelişim üzerindeki gelişim etkilerini büyük ölçüde
gebe kadının o ilacı ne zaman aldığına bağlıdır. İlk üç ayda temel yapı
hasarı vardır büyük olasılıkla. Daha sonra fetüs evresinde ilaç, sürekli ama
daha az kapsamlı zarar verebilir, çünkü bu etki organların temel yapısına
yaptığı etkiye benzemez. Embriyo evresinde bir çok organın kritik dönemleri
çıkabilir. Böylece, hepsi etkilenebilir. Beyin ve genital organların
gelişimiyle ilgili kritik dönem bu organların yaralanabilir olduğu fetüs
evresinde genişleyebilir.
Bir toksit maddenin başlangıçta çok hızlı biçimlenen ya da büyüyen bir
anatomik yapıya çoğunlukla zarar vermesinin temel nedeni hücre
metabolizmasını ve bölünmesini etkilemektir. Örneğin; eğer bu tür bir madde
damak katmanlarının-ağzın tavanı-birlikte büyüdüğü sırada hücre bölünmesine
müdahale ederse, baş, çok çabuk büyüdüğü için, katmanlar hiç bir zaman orta
çizgide kaynaşmayacaktır. Sonuçta bebek, yarık bir damakla doğar. Yani ağız
tavanı genize geçişte açık kalır.
Hala yeterince anlaşılamayan nedenlerle bazı ilaçlar yalnızca belirli
organlara zarar verebiliyor görünmektedir ve kusurlar her zaman görünür ya
da derin olmayabilmektedir; Etkiler, böbrekte hafif biçim bozukluğu gibi
içsel olabilir ya da hafif zihin bozukluğu gibi yıllarca kendini
göstermeyebilir.
Özetle gebelikte alınan bir ilacın doğum öncesi gelişimi etkileyip
etkilememesi ve eğer etkiliyorsa etkinin türü birçok etkene bağlıdır:
annedeki ve babadaki genetik duyarlılık, ilacın alındığı zaman, miktar,
annenin fiziksel durumu, ilacın etkisini artıracak diğer maddelerin varlığı.
Bazı özel ilaç ve kimyasal madde türlerinin doğum öncesi gelişim üzerinde
yapabilecekleri olası etkileri ele alalım:
Trankilizanlar ve hipnotikler: Az önce okuduğumuz gibi, tolidomit
yetişkinleri yalnızca hafifçe yatıştırdığı halde bir embriyo üzerinde yıkıcı
etkiler yapabilmektedir. Böylece, bir ilacın yetişkin üzerinde ne yaptığını
gözleyerek bir embriyoya ne yapacağını kestiremeyiz. Barbitüratların
plesantaya hızla ulaştığı, karaciğerde ve beyinde biriktiği bilinmektedir.
İlkel böbrekler süzemediği için barbitüratların fetüsteki birikimi
anneninkinden daha fazla olduğu da bilinmektedir. Gebelikte barbitürat
almakla bağlantılı olası kusurlar tartışmalıdır, ama bağımlı annelerin
bebeklerinde bunlara bağımlılık gözlenmektedir; bu bebekler,titremelerden
acı çekmekte, hiperaktivite göstermekte ve çığlık patlamaları
sergilemektedirler.
Hallüsinojenler, özellikle LSD (lisejik asit diyetilamid), son 10 yılda çok
dikkat çekmektedir. Hayvan araştırmaları, gebelik sırasında LSD alındığında
büyük bir ölü doğum,büyüme gecikmesi, biçim bozukluğu ve kromozom
anormallikleri olduğunu haber vermektedir (Berber, 1967). Birçok araştırma
gebelik sırasında LSD alan annelerin bebeklerinde omurilik ve kemik
anormallikleri olduğunu bildirmektedir (Evans ve Glass, 1976). LSD'nin
plesantaya geçtiği ve beyinde biriktiği bilinmektedir. Ama bunun etkileri
konusunda daha fazla veriye gereksinme vardır. Aynı şekilde gebe bir kadının
içtiği mariuananın etkisi de çok az bilinmektedir.
Anestezi ilaçları, plesentaya hızla geçer ve embriyoda ya da fetüste uzun
bir süre kalırlar. Bunlar dar yüksek düşük riski ve doğum kusurlarıyla
bağlantılıdır (Amerikan Anestezistler Derneği, 1974).
Eroin gibi narkotikler, doğum öncesi büyümenin gecikmesiyle, doğum
sancısıyla doğum sırasındaki artan komplikasyonlarla bağlantılıdır. Eroin
bağımlılarının doğurduğu bebeklerin %70'i çekilme semptomları gösterir (Stone
ve ark. 1971). Semptomlar-ishal, aşırı uyarılabilirlik, çığlık atma- tedavi
edilmezlerse, bayılmalara, komaya ve ölüme yol açarlar.
Gebeliği sırasında çok fazla içki içen kadınların bebeklerinde görülen
zihinsel, fiziksel ve davranışsal anormallikler örüntüsüne 1973'te feokol
alkol sendromu (FAS) adı verilmiştir. Ciddi biçimde etkilenen bebeklerde,
1. Doğumdan önce ve sonra büyüme yetersizlikleri,
2. Yüzde düzensizlikler, küçük başlar, kalp,, eklem,
kol ve bacak kusurları.
3. Zihinsel gerilik görülür.
Alkol plesantaya hızla geçer ve fetüste annede olduğundan daha fazla kalır.
Çünkü fetüsün gelişmemiş karaciğeri alkolü çözmede ancak yarı yarıya
etkilidir. Günde ortaklama altı içki, bebeklerin çoğunda tam sendromu ortaya
çıkarır. Bazı kadınlar aynı etkiyi çok az içkiyle duysa da bireysel
farklılıklar daima vardır. Günde 1-4 bile kendiliğinden kürtaj, düşük doğum
ağırlığı ve merkezi sinir sistemi hasarı riskini artırır. Arada bir kutlama
içkisi, kritik bir dönemde, özellikle erken gebelikte olursa tehlikelidir ve
beynin bozuk oluşumlarıyla bağlantılarıdır (Claren ve Smith, 1978).
Uyarıcılar (stimulants), amfetaminmlerin ve diğer uyarıcıların, kalp damar
ve merkezi sinir sisteminin bozuk oluşumları gibi doğum kusurlarıyla
bağlantı kurulmuştur (Nora ve Ark, 1970). Bilindiği gibi kahvede, çayda ve
bazı hafif yiyeceklerde ve bazı baş ağrısı ilaçlarında bulunan kafeinin
yaygın kullanımına karşın gebe kadın tarafından alındığındaki olası etkileri
konusunda çok az şey bilinmektedir. Kafein, plesentaya geçmektedir ve hayvan
araştırmalarında doğum kusurlarında bağlantılı bulunmuştur.
Gebelik sırasında nikotinin ve sigara içmeye bağlı gazların zararlı etkileri
çok iyi saptanmıştır. Bunların içinde gecikmiş doğum öncesi büyüme, düşük
doğum ağırlığı, yüksek ölü doğum riski, kalp-damar kusurları bulunmaktadır (Himmelbenger
ve ark., 1978).
Ağrı kesiciler (analgesis), aspirin gibi ağrı kesicilerin doğum öncesi
dönemdeki etkileri ancak yakın zamanlarda araştırılmıştır. Aspirinin tek
başına insan embriyosunda hasara neden olduğu konusunda kesin bir kanıt
yoktur. Bununla birlikte, hayvan araştırmaları diğer maddeler de yanında
olduğunda aspirinin tehlikeli olabileceğini düşündürmektedir. Örneğin;
fareler üzerinde yapılan araştırmalarda, yaygın bir besin koruma maddeleri
olan benzoik asitle birlikte verildiğinde toksik gücü artmaktadır (Kimmel ve
ark., 1971). Aspirin kanın pıhtılaşmasına da müdahale etmektedir. Aspirin
türünden ilaçlarla ilgili araştırmalar sonuçsuz kaldığı için gebe kadınların
aspirini olabildiğince az kullanmaları önerilmektedir.
Ağızdan alınan gebelik önleyici ve hormonlar gebeliği önleyici stereoitler
(doğum kontrol hapları) üzerinde çok yaygın araştırmalar yürütülmektedir.
Kadınlar ağızdan alınan gebelik önleyici ilaçları kestiklerinde ve daha
sonra gebe kaldıklarında dölde artan bir anormallik riski olmadığı
belirlenmiştir. Eğer kadınlar hap almayı, ay hali dönemlerini düzenleyecek
kadar, gebe olmadan uzun bir süre önce ihmal ederlerse kendiliğinden kürtaj
(düşük) riski vardır. Kadınların ilaç almayı unuttuktan sonra kazara gebe
kaldıkları ve hap almayı gebe olduklarını fark edinceye kadar sürdürdükleri
durumlarda doğacak çocukta kusur olacağı kesin değildir. Bir zamanlar bunun
yetisinin cinsel gelişimine müdahale edeceği düşünülmüştü; ama ağızdan
alınan gebelik önleyici ilacın dozu bu tür etkiler yaratmayacak kadar küçük
görünmektedir. Başka bir olası açıklama, genital gelişim için kritik dönemin
geç (yaklaşık sekiz hafta) olması nedeniyle, çoğu kadının gebe olduğunu fark
etmesi ve hap almayı durdurmasıdır.
Gebeliği sırasında düşüğü önlemek için "stilbestrol" ile tedavi görmüş
kadınların genç kızlarında vajina kanseri geliştirme olasılığı çok yüksektir
(Friedman, 1978). Yaygın olarak DES (dietilstilbestrol) diye bilinen bu ilaç
meme kanserinin gelişmesinde de etkilidir (Auclair, 1979).
Binlerce ilaç reçeteyle alınabilmektedir ve her yıl ilaç pazarına yenileri
katılmaktadır. Tezgahtan yüzlerce ilaç sağlanabilmektedir; ama pek azı gebe
kadına verebileceği zararlar açısından araştırılmaktadır. Bizler, soğuk
algınlığı belirtileri için, uyuyabilmek için, kabızlığı azaltmak için,
alerjiler, sivilce, mide asidi için ilaç almaya alışığız; ama bunları
gebelik sırasında kullanmanın iyi bir düşünce olmadığını görmekten çoğu
zaman kaçınırız. Gebe kadın, bir ilacın ya da ilaçlar bileşiminin bir
embriyo üzerindeki etkilerinin kimyasal yapısından ya da bir yetişkin
üzerindeki görünür etkilerinden tahmin edilemeyeceğini unutmamalıdır.
Ayrıca, yetişkin bir kadın için yeterince güvenilir olan bir doz, gelişmemiş
böbrekleri ve karaciğeri ilaçları bir yetişkin kadar hızla ya da etkili
biçimde zehirden çözemeyen ve dışarı atamayan gelişmekte olan embriyo için
toksit olabilir. Gebe kadınlar - özellikle ilk üç ayda - ve gebe kalmayı
planlayan kadınlar olabildiğince az ilaç almalıdırlar.
Diğer kimyasal maddeler . Biz her gün sanayi artıklarına, böcek öldürücü, ot
öldürücü, mantar öldürücü ilaçlara, arabalardan ve kamyonlardan çıkan
hidrokarbonlara ve diğer hava su kirliliği türlerine maruz kalıyoruz;
temizlik sıvılarının, boya ürünlerinin, havaya tazelik veren ilaçların
gazlarını soluyoruz; bedenimize kozmetikler ve deodorantlar sürüyoruz;
besinlerimizde ek maddeler ve koruyucular kullanıyoruz. Bu tür kimyasal
maddelerin insan embriyosu üzerindeki gizil tehlikeleri hakkında çok az
araştırma yapıldı. Bununla birlikte, doğum kusurları bazı kimyasal
maddelerle doğrudan ilişkili bulundu. Örneğin; gebe kadınlar tarafından
sindirilen civa, bebeklerinde merkezi sinir sistemi hasarına, bazen de beyin
felcine yol açmıştır (Casarett ve Doutl, 1975). Bu kadınlar, sınai civa
artıklarıyla kirlenmiş sulardan tutulan balıkları ya da böceklere ve
mantarlara karşı korunmak için organik civa tuzlarıyla işlenmiş tahılla
beslenen hayvanların etine yemişler ya da bu kadınlar katkı boyalardan çıkan
fenil civa gazlarını solumuşlar. Merkezi sinir sistemini etkileyen diğer
kirleticiler içinde asbest ve kuşunda vardır. Ne yazık ki bazı kimyasal
maddelerin yarattığı etkiler, çoğu zaman, maruz kalındıktan aylarca bazen
yıllarca sonrasına kadar fark edilmemekte ve kadınlar gibi erkeklerde bundan
zarar görmektedir. Örneğin; Vietman Savaşı sırasında kullanılan yaprak
dökücü bir kimyasal madde olan "agent orange" in çeşitli doğum kusurlarına
yol açtığı yeni yeni saptanmaktadır.
1.3.Diğer Doğum Öncesi Etkiler :
Beslenme: Yeni araştırmalar beslenmenin doğum öncesi gelişim üzerinde
yaratabileceği dramatik etkiyi ortaya çıkarmaktadır. Hem hayvan hem de insan
araştırmaları, eğer kötü beslenme bir çok organın hücrelerinin ilk kez
bölündüğü ve sayısının arttığı embriyo evresi sırasında ortaya çıkarsa, bir
ya da daha fazla organın büyümesinin geriye dönülmez biçimde
gecikebileceğini göstermektedir. Daha sonraki fetüs evresindeki kötü
beslenme de büyümeyi yavaşlatacaktır. Ama beslenme daha sonra uygun hale
getirilirse bu etki düzeltilebilmektedir (Weinwer- Irvıng- Wiley, 1982;
Winick, 1970).
Hayvan araştırmaları, gebe bir dişi, beyin gelişimi açısından kritik dönemde
sınırlı protein diyetiyle beslendiğinde yavrusunun önemli ölçüde azalmış
betin hücreleriyle doğduğunu göstermektedir. Bu hasar yalnızca sürekli
olmakla kalmamakta (Zamenhof ve ark.,1971), aynı zamanda bir "büyük anne
etkisi" taşımaktadır; yani, dişi döl kendi gebelikleri sırasında uygun
besinleri olduğu zaman bile yavruları hala bir ölçüde kusurlu olmaktadır.
Bunun olası bir açıklaması, diğer organların da beyin gibi kusurlu olduğu,
dolayısıyla annelerin zayıf bir rahim çevresi sunduğu biçiminde olabilir.
Bununla birlikte eğer beslenme uygun olursa, doğum öncesi kötü beslenmenin
etkileri ikinci kuşaktan sonra ortaya çıkmaktadır.
Beyin gelişimindeki kritik dönemin kesin zamanı ve uzunluğu konusunda bazı
görüş farklılıkları vardır. Otorite olan bir kaynak (Hipton, 1976), beyin
gelişiminin önemli yönlerinin embriyo evresinde başladığını ve doğumdan
sonraki birinci yıl boyunca sürdüğünü belirtmektedir. Böylece eğer, bebeğin
birinci yaşında ortaya çıkarsa, beslenme yetersizlikleri geri dönülmez bir
hasar yaratabilmekte, bu yaştan sonra ise bu etkiler düzeltilebilir
görülmektedir.
Vitamin yetersizliklerine ilişkin araştırmalar, bazı vitaminlerin yeterli
miktarda olmasının -protein sentezi de dahil metabolik süreçler için
özellikle önemli olduğunu, bazı vitaminlerin aşırı miktarlarının zararlı
olabileceğini düşündürmektedir. Gebe kadınlar diyetlerine herhangi bir ek
maddeyi katmadan önce doktorlarına danışmalıdırlar.
Temel olarak, araştırmalar, doğum öncesi beslenmenin genlerin kopyalama ve
hücre bölünmesi sırasındaki çalışmasını etkileyebildiğini göstermektedir.
Anımsayacağımız gibi, genler gerçekte insan yapısı için kopya kağıdı görevi
görürler; ama beslenme tarzında uygun yapı maddeleri sağlanmıyorsa
tamamlanan iş tasarıma uymayacaktır. Gebe bir kadının uygunsuz beslenmesi,
yoksulluktan, bilgisizlikten, bir sağlık sorunundan, abartılı bir inceliğini
koruma düşüncesiyle diyetini bile bile sınırlamaktan ya da bunların herhangi
bir bileşiminden kaynaklanabilir. Gebe kadınların ne kadar kilo alması
gerektiği tartışmalı bir konudur; çünkü kilo almanın gebe Amerikan
kadınlarının yaklaşık %5'ini etkileyen gizemli bir düzensizlik olan kan
zehirlenmesinin (toxemia) nedeni olduğundan kuşkulanılmalıdır. Semptomları
yüksek olan kan basıncı hızlı ve aşırı kilo artışı sıvı birikimi olan kan
zehirlenmesi hem annenin hem fetüsün yaşamını tehdit edebilir; dolayısıyla,
kadınlar 15 pounttan (yaklaşık 7 kilo) almaları için uyarılmışlardır. Bugün,
bazı kadınlar için 22 kilo (50 pound) bazıları içinde yalnızca 5 kilo (12
pound) olmanın doğal ve sağlıklı olduğunu biliyoruz. Her vakanın bireysel
olarak değerlendirilmesi gerekir.
Hastalık : Embriyoya zarar verebilecek bir başka gizil etken annedeki
hastalıktır. Birleşik Devletler' de 1964-1965 tarihlerinde salgın olan
kızamıkçıktan (rubella) sonra bebeklerin çoğu sağır, kör, zeka gerisi olarak
ya da kalp bozukluklarıyla doğmuştur. Annedeki semptomlar o kadar hafiftir
ki, birçok gebe kadın hasta olduğunun farkında bile değildi. Rubellanın yol
açtığı doğum kusurları önlenebilir. Eğer bir kadın kızamıkçık geçirmişse,
kanındaki antikorlar onu ve fetüsü hastalığa karşı koruyacaktır. Eğer
kızamıkçık geçirmemişse, gebe kalmadan en az 3 ay önce aşılanması gerekir.
Rubellaya bir virüs yol açmaktadır. Gribin, çiçek hastalığının, su çiçeği
hastalığının da içinde bulunduğu pek çok virüs doğum kusurlarına ve doğum
öncesi ölümlere neden olmaktadır.
Frengi, zührevi bir hastalıktır, yani cinsel ilişkiyle bulaşır. Frensi
bulaşmış bir kadın gebeliğinin başlangıcında henüz doğmamış çocuğunu zarar
görmekten koruyabilir; çünkü frengi bakterisi genellikle gebeliğin 8.
Haftasına kadar fetüse geçmez. Frengi, zihinsel gerilik, katarakt, kalp
kusurları, sağırlık ve fetüs ölümüyle bağlantılıdır.
Şeker hastalığı, yüksek tansiyon, şişmanlık, kan zehirlenmesi gibi kronik
metabolik bozukluklar çeken kadınların gebelikleri, ilaç gibi diğer çevresel
etkenlerin gizil olarak zarar verici etkilerine yüksek bir duyarlık
gösterirler (Fuchmann-Duplessis, 1975). İstatistikler, şeker hastası olan
annelerin düşük yapma, doğum öncesi ve doğum sorunları riskinin fazla
olduğunu göstermektedir.
Gebe Kadının duygusal durumu : Anne ve fetüsün sinir sistemleri bağlantılı
değilse de, annenin duygularının fetüsü etkilemesi son derece olasıdır (Johntag,
1941, Lieberman, 1973). Örneğin; anne kaybı yaşadığında annenin kan
dolaşımına çeşitli maddeler salgılanır, bunlar bedenin bölümlerinde etki
gösterir. Plasentadan geçebilir ve fetüse ulaşabilir, sonuçta fetüs aynı
duyguyu "duyabilir mi?" Bunu henüz kimse bilmemektedir; ama gebelik
sırasındaki uzun sürmüş, ciddi duygusal stresler bebekteki düşük doğum
kilosu, sinirlilik ve sindirim sorunlarıyla bağlantılıdır.
Kan uyuşmazlığı : Bazı bireylerin kanlarında RH faktörü adı verilen etken
bulunmakta ve kanları RH (+) olarak tanımlanmaktadır. RH faktörü
bulunmuyorsa kan RH (-)tir ("Rh" harfleri etkenin ilk kez Rhesus
maymunlarında keşfedilmesinden gelmektedir). RH faktörüne sahip olup
olmamanız genetik mirasınız tarafından belirlenmektedir. RH (+) kan, miras
alınan, başat bir özelliktir. Rh negatif kanı olan biri Rh(+) birine kan
verebilir ama Rh pozitif biri Rh negatif birine kan verirse, uyuşmazlık
ortaya çıkar. Rh pozitif kan Rh negatif kan için yabancı bir madde gibidir.
Eğer bir kadın Rh pozitif, kocası da Rh pozitif ise fetüsün kanı Rh pozitif
olabilir. Normal olarak annenin ve fetüsün kanı Plasentanın yapısı nedeniyle
birbirine karışmaz, ama kılcal damarlardaki küçük çatlaklar bu karmaşaya yol
açabilir. Sonra annenin sistemi yabancı organizmalar olarak fetüsün kanına
tepki gösterir, bunu Rh pozitif kan hücrelerine saldıran ve onları öldüren
antikorlar üreterek yapar. Antikorlar plasentayı geçince karışıklık başlar.
Bu antıkorlar fetüse oksijen taşımasında çok önemli olan kırmızı kan
hücrelerine saldırırlar. Sonuçta, düşük ortaya çıkar, düşük olmasa da yavru,
anemik ve geri olabilir.
Henüz anlaşılmayan nedenlerle kan uyuşmazlığı daima böyle kötü sonuçlar
vermemektedir. Ayrıca annenin bedeni genellikle antikorları yavaş ürettiği
için ilk gebelikte çoğu zaman tehlike ortaya çıkmaz ama sonraki gebeliklerde
tehlike artabilir. Rh uyuşmazlığına bağlı sorunlar kocanın ve karının kan
türlerini belirleyen gebelik öncesi kan testleriyle engellenebilir. Eğer
gizil bir uyuşmazlık varsa, kadın Rh antikorlarının üretimini önleyen
iğneler vurdurabilir. Eğer fetüs tehlikedeyse doğumdan önce kanı tümüyle
değiştirebilir.
Yaş : anne-babanın yaşı gebe kalmada e doğum öncesi gelişimde bir etken
olabilir. Örneğin, düşüklerin, doğum kusurlarının, gebelik ve doğum
sırasındaki sorunların yüzdesi, özellikle ilk doğumlarda 20 yaşın altındaki
ve 35 yaşın üstündeki kadınlarda biraz daha yüksektir. Bunun nedenleri
üzerinde fikir yürütebiliriz. Büyük olasılıkla, ergen kızın üretim
sistemleri henüz tam olarak gelişmemiştir; birçok ergen gebeliklerinde
bulunan duygusal baskılar da rol oynayabilir. 35 yaşın üstündeki kadınların
fiziksel durumu-belki bugün eskisi kadar doğru olmamakla beraber-daha genç
kadınların durumu kadar iyi olabilir.
Down sendromlu çocukların önemli bir yüzdesi yaşlı kadınlardan doğmadır.
20-30 yaşlar arasındaki bir kadının down sendromlu bir bebek doğurma
olasılığı yaklaşık 1500 / 1, 30-35 arasındakilerin 300 / 1, 40'ın
üstündekilerin 70 / 1 . Yaş ile down sendromu arasındaki korelasyon bir
neden sonuç ilişkisi kurmayı garanti etmez. Çoğu zaman yaşa eşlik eden bazı
etkenlerin down sendromuna yol açtığı büyük olasılıkla doğrudur. Bununla
birlikte kalıtım gibi, her bir kadın için çevresel farklılıklar da işe
karışabilir. Kadınlarda yaşa eşlik edebilecek 2 etkenin katkısından söz
edilebilir : (1) Ovumun yumurtalıktayken bozulması ya da hasara uğraması.
Bir kadın yumurtalıklarında sahip olacağı bütün yumurtalarla dünyaya gelir.
Bunlar, yumurtlamada yer alıncaya kadar yumurtalıkta yıllarca kalır. Bu
zaman içinde virüs iltihabıyla, radyasyonlar ya da başka herhangi bir şeyle
hasara uğrayabilir, erkekler daima yeni sperm üretirler. (2) Cinsel
ilişkinin sıklığı yaşla ilgilidir. Bu nedenle, gebe kalma yeteneğinin sonuna
gelmiş bir ovumun döllenme şansı daha büyük olabilir (Mc Millan, 1977).
Çoklu Gebelik : yumurtlama sırasında rastlantısal olarak bir, yerine iki
ovum salınır. Eğer her ikisi de döllenirse, kardeş yumurta ikizleri ya da
çift yumurta ikizleri ortaya çıkar. Böyle ikizler farklı kardeşlerden
birbirlerine genetik olarak daha fazla benzemezler. Erkek ve kız kardeş
ikizler her zaman çift yumurta ikizleridir. Raslantısal olarak, döllenmiş
bir yumurta uzunluğuna bölünür ve iki aynı embriyo gelişir. Bunlar
kökenlerini aynı zigottan aldıkları için aynı genetik yapıya sahiptirler ve
özdeş ya da tek yumurta ikizleri olarak adlandırılırlar. Üçüzler, dördüzler
ve beşizler özdeş ikiz, kardeş yumurta ikizi yada bileşim olabilirler. Bir
sefer de birden fazla doğuma ilişkin istatistiksel olasılıklar şöyledir:
İkizler 96'da 1 üçüzler 9216'da 1, dördüzler 900 bin'de 1, beşizler 85
milyon'da 1. Çoklu gebelikte prematüre olma, fetüs ölümü, gelişim
anormalleri riskleri artmaktadır. Kuşkusuz, rahim içi kalabalıklaşmakta ve
ikizlerden biri diğerine göre rahimde daha iyi bir konuma sahip olmakta ya
da besin stoklarını daha iyi almaktadır.
Kardeş yumurta ikizi doğurma olasılığı annenin yaşı ve önceki çocukların
sayısıyla büyük ölçüde artmaktadır (Scheinfeld, 1973). Kısırlığa karşı
ilaçlar olan kadınlarda çoklu gebelik şansına daha sahiptir.
Radyasyon: Ciddi doğum öncesi biçim bozukluğuna ve ölüme neden olabilir. İlk
3 ay sırasında küçük bir doz bile embriyoya ciddi biçimde hasar verebilir.
Nagazaki ve Hiroşima'da atomik radyasyon patlaması sırasında gebe olan Japon
kadınlarının çoğu düşük yapmış, bebeklerinin çoğu ilk yılda ölmüş ve birçok
bebek doğuştan kusurlarla. Özellikle zihin geriliği taşımıştı (Miller, 1968;
Plummer, 1952). Doğum öncesi gelişim sırasındaki radyasyon dölde artan
kanser riskiyle ve sonraki kuşaklara geçebilen genetik kusurlarla da
ilişkilidir.
Tanımda kullanılan X ışınlarının gebe kadınlar için tehlikesi tartışmalıdır.
Birçok yazar gebe kadınların özellikle ilk üç ay sırasında -ender durumlar
dışında- X ışınlarına maruz bırakılmamasının ve çocuk doğurma çağındaki
kadınların- gebe olmadıklarından emin olduklarında-yalnızca ay hali
sırasında ya da hemen sonra tanı için X ışını alabileceğini güçlü biçimde
savunmaktadır (bk.Mole, 1979).
|
W
W
W
.
L
İ
S
E
R
E
H
B
E
R
L
İ
K
.
C
O
M
W
W
W
.
L
İ
S
E
R
E
H
B
E
R
L
İ
K
.
C
O
M
W
W
W
.
L
İ
S
E
R
E
H
B
E
R
L
İ
K
.
C
O
M
W
W
W
.
L
İ
S
E
R
E
H
B
E
R
L
İ
K
.
C
O
M
|
|